Markamama.com
Geri Git   Mihav.com > Serbest Kürsü > Güncel


Cevap Yaz
Eski 17-10-08, 21:11   #91
 
Üyelik Tarihi: Tem 2008
Yaş: 37
Mesajlar: 1.000
3 hav 1 miyav Çevrimdışı
Blog Başlıkları: 4
Thumbs up Cvp: Mustafa Kemal Atatürk'çüler...

Atatürk, sanatı seven, sanatçılara değer veren ve onları destekleyen bir devlet adamıdır. Çocukluğundan itibaren sanata ilgi duymuş ve sanatın bazı dallarıyla çok yakından ilgilenmiştir. Gençliğinde şiir ve edebiyata yakınlık duymuş, Namık Kemal'in şiirlerini okumuş ve ondan etkilenmiştir.
Atatürk'ün kaleme aldığı ve 1927 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisinde okuduğu "Nutuk" adlı eseri, Atatürk'ün en büyük edebî eseridir. Yazmış olduğu "Oğuz Oğulları" adlı şiir de Atatürk'ün şiir konusundaki yeteneğini sergileyen ve her Türk'ün okuması gereken bir eserdir.
Atatürk, şiir ve edebiyat dışında müziğe de büyük bir ilgi duymuştur. Şarkı ve türküleri dinlemekten büyük bir zevk alan Atatürk, zaman zaman okunan şarkılara eşlik etmiş, oynanan halk oyunlarına katılmıştır. Bazı Rumeli türküleri, onun sesinden notalara dökülmüş ve müzik repertuarımızda yer almıştır.
Atatürk, askerî ataşe olarak Sofya'da görevli bulunduğu dönemde çok sesli müziğe ilgi duymaya başlamıştır. Klâsik müzik konserlerine ve operalara giderek bu müzik türlerini tanıma fırsatı bulmuştur. Cumhuriyetin ilânından sonra, ülkemizde bu müzik türlerinin sevilmesini ve müzik kültürümüzde yer almasını sağlamak amacıyla yapılan çalışmalara önderlik etmiştir. Ülkemizde müzik sanatının gelişmesi için bütün olanaktan kullanmıştır.
Atatürk'ün zamanında yapılmış bazı binaların güzelliği, ülkemizdeki çağdaşlaşma hareketini ifade edebilecek nitelik taşımaktadır. Ayrıca mimarî eserlerin korunmasına verdiği önem de Atatürk'ün mimarîye olan ilgisinin önemli kanıtlarındandır.
Atatürk'ün, tiyatro, bale, edebiyat, heykeltıraşlık, mimarî, resim, müzik gibi sanat dallarıyla ve sanatçılarla ilgilenmesi, onları desteklemesi Atatürk'ün sanatla çok yakın bir ilişki içinde olduğunun göstergesidir.
Atatürk,sanatla ilgili düşüncelerini,Türkiye Büyük Millet Meclisindeki konuşmalarında, Çankaya Köşkünde sanatçılarla yaptığı sohbet ve tartışmalarda belirtmiştir. Atatürk'ün bu konuşma ve tartışmalarda dile getirdiği sanatla ilgili düşünceleri, Türk halkına ileti niteliği de taşımaktadır.
Atatürk, sanatın tanımını şu sözlerle açıklamıştır: "Sanat güzelliğin ifadesidir. Bu anlatım sözle olursa şiir, ezgi ile olursa müzik, resim ile olursa ressamlık, oyma ile olursa heykeltıraşlık, bina ile olursa mimarlık olur."
Sanatın, bir toplumun ilerlemesindeki öneminin ve vazgeçilmezliğinin bilincinde olan Atatürk, bu düşüncesini şu sözlerle ifade ediliştir: "Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir," "Bir millet sanata önem vermedikçe büyük bir felâkete mahkû»mdur," "Dünyada medenî, ileri ve gelişmiş olmak isteyen herhangi bir millet, mutlaka heykel yapacak ve heykeltıraş yetiştirecektir." Atatürk'ün bu sözleri, sanalla ilgili temel düşüncelerini ifade etmesi bakımından önemlidir.
Atatürk'ün sanatçılarla ilgili düşüncelerini ifade ettiği sözleri ise şunlardır: "Sanatçı, toplumda uzun çalışma ve uğraşlardan sonra alnında ışığı ilk hisseden insandır." "Hepiniz milletvekili olabilirsiniz, bakan olabilirsiniz; hatta Cumhurbaşkanı olabilirsiniz, fakat sanatkâr olamazsınız."
"Adımız Andımızdır" adlı şarkıyı öğrenelim. Şarkıyı, sınıfımızda seslendirelim.
Büyük bir sanatsever olan Atatürk'ün gönlünde, müziğin ayrı bir yeri vardı. Bu nedenle millî kültürümüzde önemli bir yer tutan güzel sanatlar içinde müziğe ayrı bir önem vermiştir. Müziğin önemiyle ilgili düşüncelerini, şu sözleriyle ifade etmiştir: "Hayatta müzik gerekli değildir. Çünkü hayat müziktir. Müzik ile ilgisi olmayan varlıklar, insan değildirler. Eğer söz konusu olan hayat insan hayatı ise müzik mutlaka vardır. Müziksiz hayat zaten mevcut değildir: Müzik hayatın neşesi, ruhu, sevinci ve her şeyidir."
Yapılacak inkılâpların başarıya ulaşmasına, müzik alanındaki gelişmeleri ölçü gösteren Atatürk, bu konudaki düşüncelerini şu sözleriyle ifade etmiştir: "Osmanlı müziği, Türkiye Cumhuriyeti'ndeki büyük devrimleri söyleyecek güçte değildir. Bize yeni müzik gereklidir. Bu müzik, özünü halk müziğinden alan çok sesli bir müzik olacaktır." "Bir ulusun yeni değişikliğinde ölçü, musikide değişikliği alabilmesi, kavrayabilmesidir."
Atatürk'ü konu alan aşağıdaki marşı öğrenelim. Marşı, sesimizle ve çalgımızla seslendirelim.
Atatürk, müziğin önemle ve öncelikle, modern müzik (çok seslilik) kuralları içinde ele alınmasını istemiştir. Bu konuyla ilgili düşüncelerini şu sözleriyle ifade etmiştir: "Arkadaşlar, güzel sanatların hepsinde, ulus gençliğinin ne türlü ilerletilmesini istediğinizi bilirim. Bu yapılmaktadır. Ancak bunda en çabuk, en önde götürülmesi gerekli olan Türk musikisidir."
Atatürk, Türk müziğinin evrensel müzikteki yerini bir an önce alması amacıyla yapılan çalışmalara önderlik etmiştir. Müzik eğitimi görmeleri için çok sayıda öğrenciyi Avrupa'ya göndermiştir. Ankara'da Musiki Muallim Mektebi ile İstanbul'da Sanayi-i Nefise mekteplerinin açılmasını sağlamıştır. Bu konudaki düşüncelerini de şu sözleriyle ifade etmiştir: "Ulusal ince duyguları, düşünceleri anlatan yüksek deyişleri, söyleyişleri toplamak, onları bir gün önce genel son musiki kurallarına göre işlemek gerektir. Ancak bu sayede Türk ulusal musikisi yükselebilir, evrensel musikide yerini alabilir."
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 17-10-08, 21:14   #92
 
Üyelik Tarihi: Tem 2008
Yaş: 37
Mesajlar: 1.000
3 hav 1 miyav Çevrimdışı
Blog Başlıkları: 4
Varsayılan Cvp: Mustafa Kemal Atatürk'çüler...

ATATÜRK'ÜN VASİYETİ

Araştırmacı Aytunç Altındal, Atatürk'ün 50 yıl sonra açıklanmasını istediği vasiyetinin, 1988'de Kenan Evren ile Turgut Özal tarafından gizlendiğini iddia etti.
AB'nin gizli şifrelerini açıklayan Araştırmacı-Yazar Aytunç Altındal, Atatürk'ün 'siyasi, toplumsal, tarihsel vasiyeti'nin gizlendiğini düşünüyor. Altındal'a göre, Atatürk, bazı notlarının ölümünden 50 yıl sonra açıklanmasını vasiyet etmişti. Atatürk'ün notlarında, 'İlelebet payidar kalacaktır' dediği Cumhuriyet için ileride neler yapılması konusundaki görüşleri bulunuyordu.
*
KENAN EVREN İZİN VERMEDİ
Ata'nın sır vasiyetinin 1988'de yani Atatürk'ün ölümünün üzerinden 50 yıl geçtikten sonra açıldığını belirten
Altındal, 'Cumhurbaşkanı Kenan Evren ve o günkü Başbakan Turgut Özal, bunları okudular. Ancak bu görüşlere, bu fikirlere 'toplumun henüz hazır olmadığını' öne sürerek bunların açıklanmasını engellediler' dedi. 1988'de Atatürk'ün vasiyetinin üstüne 25 yıllık yeni bir yasak konulduğunu söyleyen Altındal, vasiyette neler olduğuna dair ipuçları olduğunu düşünüyor.
*
HİLAFET DÜŞÜNCESİ
Altındal'a göre, Atatürk'ün notlarında Hilafet'le ilgili ilginç fikirleri yeralıyordu. Atatürk hilafetin kişi bazında değil,
Bütün İslam ülkeleri arasında rotasyonla değişecek bir kurum olarak canlandırılabileceğini söylüyordu. Altındal'a göre, bu vasiyeti 1958'de öğrenen Adnan Menderes, sonunu hazırlayan o cümleyi; 'Siz isterseniz hilafeti bile geri getirebilirsiniz'i bu nedenle söylemişti. Altındal, Atatürk'ün '1920'lerde sadece 3 Müslüman devlet var. Türkiye, İran ve Afganistan. Bu sayı ileride 40'a 50'ye çıkarsa, bu devletler kendileri biraraya gelerek bir Hilafet Meclisi oluştururlar'dediğini öne sürdü.
*
FİKRİ BUGÜN GERÇEKLEŞTİ
Mustafa Kemal'in saltanata karşı olduğunu, ancak Hilafet'e bir müessese olarak karşı çıkmadığını savunan Altındal, Atatürk'ün fikirlerinin aslında bugün hayata geçtiğini düşünüyor. Bugünkü İKÖ'nün ana hatlarını 1920'lerde çizdiğini söyleyen Altındal,'Mustafa Kemal'in Hilafet'in 5 güçlü İslam üyesinin daim konseyi oluşturmasını, bunların belirli süreler içinde rotasyonlu olarak Hilafet'i temsil etmesini istediğini düşünüyorum' dedi. ABD ve İngiltere'nin Hilafet'i kişi bazında yeniden kurmak çabasında olduğunu söyleyen Altındal, 'Bizim tezimiz, Mustafa Kemal Atatürk'ün tezidir, yani 'Hayır; babadan oğula geçen Halifelik olmaz. Bu akıldışıdır' diyoruz. Biz atak davranamazsak, onların istediği Hilafet'e gider' dedi.
*
VATİKAN GİBİ
İslam ülkelerinin tesis edeceği bir hilafet sistemine dünyada terörizmin önlenmesi için ihtiyaç duyulduğunu söyleyen
Altındal, 'Bu sistemde en yüksek bir fetva makamı olacaktır. Böylelikle bir İslam Adaleti tesis edilir. Bir tarafın Vatikan'ı var öteki tarafın bir gücü yok. Bu İslam ülkelerinin gücünü arttıran birşey olacak. Örneğin Hilafet, tank alacak Bangladeş'e bu ülke İslam'a daha yakın, oradan al diyecek. Bu İslam'a saygıyı da arttıracak' dedi.
*
ATATÜRK NUTUK'TA NE DEMİŞTİ?
Aytunç Altındal, Nutuk'taki hilafetle ilgili bazı sözlerin kendi fikrini desteklediğini düşünüyor. Atatürk'ün,1963 yılında Ankara Üniversitesi Basımevi'nde basılan Nutuk'unun 490'ıncı sayfasında aynen şu sözleri yeralıyor: ...Ortak ilişkileri korumak ve bu ilişkilerin gerektirdiği koşullar içinde birlikte iş görmeyi sağlamak için ilgili Müslüman devletlerin delegelerinden bir Meclis kurulacaktır. Bu meclisin başkanı, birleşmiş Müslüman devletleri temsil edecektir diye bir karar alınırsa, işte o zaman, istenirse o birleşik Müslüman Devleti'ne Halifelik adı verilir. Yoksa herhangi bir Müslüman devletin bir kişiye bütün Müslümanlık Dünyası işlerini yönetip yürütme yetkisini vermesi us ve mantığın hiçbir zaman kabul edemeyeceği bir şeydir.'
*
İşte zabıtlar
Atatürk 1 Kasım 1922'de Meclis'te düzenlenen gizli oturumda konuşmuş, saltanatı yerden yere vururken hilafet ile cumhuriyetin birarada varolabileceğini söylemişti. Atatürk konuşmasında hilafeti TBMM'nin temsil edeceğini vurgulamıştı.* Hilafet 3 Mart 1924'te kaldırıldı.
*
CELAL BAYAR DA BİLİYORDU
Vasiyetle ilgili 3. Cumhurbaşkanı Celal Bayar'ın da bilgisi olduğunu söyleyen Araştırmacı-Yazar Aytunç Altındal, 1967'de Bayar'a 'Atatürk'ün gizli vasiyeti var mıydı?' diye sorduğunu, Bayar'ın da kendisine, 'Muhtemeldir. Açıklanması şimdi doğru olmaz, Türkiye hazır değil' dediğini söyledi. Kenan Evren'in, Atatürk'ün fikirlerini gizlemesindeki amacı mutlaka açıklaması gerektiğini söyleyen Altındal, Atatürk'ün notlarının Anıtkabir'de olduğu yolunda kendisine güvenilir bilgiler geldiğini de sözlerine ekledi. Altındal, Atatürk'ün sır vasiyetinin, Cumhurbaşkanlığı'nın ardından Meclis'te Atatürk'ü Koruma Komisyonu'nun kararıyla, Genelkurmay Başkanlığı'nın oluru alındıktan sonra açıklanabileceğini de sözlerine ekledi.
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 17-10-08, 21:23   #93
 
Üyelik Tarihi: Tem 2008
Yaş: 37
Mesajlar: 1.000
3 hav 1 miyav Çevrimdışı
Blog Başlıkları: 4
Varsayılan Cvp: Mustafa Kemal Atatürk'çüler...

ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCEDE ÇAĞDAŞLAŞMA

Çağdaşlaşma nedir ? :

Çağın gelişmiş kurumlarına, gelişmiş uygarlık düzeyine ulaşabilmek için gerekli olan ekonomik,toplumsal, psikolojik,siyasal değişmeyi

gerçekleştirmek demektir.

Tanımdan da anlaşılabileceği gibi çağdaşlaşma sadece ekonomik ve sanayileşme alanında değil, diğer alanlarda da yenileşmeyi amaçlamaktadır.

Atatürk, Türk toplumunu her sahada uygar bir toplum durumuna getirmeyi amaçlamaktadır. İnkılabı Milletin esenliği için halk adına yapıldı ve Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılapların amacı, Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen modern ve bütün anlamı

ve biçimiyle uygar bir toplumsal heyet durumuna getirmektir diyen Atatürkün çağdaşlaşma amacı budur.

Atatürk niçin çağdaşlaşma gereğini duymuş, köklü değişiklikler ve yenilikler gerçekleştirmiştir?

Türkiyede Çağdaşlaşma Çabaları :

Osmanlı Devleti 12998242;da kuruluşundan , XVI.yy. ortalarına kadar üç kıtaya yayılmış güçlü bir imparatorluk durumuna gelmişti. Ancak bu güçlü durumunu XVI.yy.sonlarından itibaren sürdüremedi.

Ortaçağda XV. yy.a kadar silik bir görüntü veren Avrupada bu yüzyılda önemli buluşlar oldu. Pusula, Barut, Matbaa Avrupada

büyük değişiklik ve gelişmelere yol açtı ;

Pusulanın kullanılmaya başlaması ile coğrafi keşiflere çıkan Avrupa ya bol altın ve gümüş kaynaklarının akması ve sömürgecilik Avrupa yı zenginleştirdi.

Barut un ateşli silahlarda kullanılması , Avrupa nın siyasi yapısını değiştirerek, küçük devletçiklerin ( Feodalite) yıkılarak yerine güçlü krallıkların kurulmasını sağladı.

Matbaa nın kullanılması kültürel yapının gelişmesini sağladı.

Zenginleşen Avrupa çeşitli alanlara yatırım yaparak kendisini geliştirmeye başladı. Rönesans hareketleriyle aydınlanma dönemine giren Avrupa

Reform hareketleriyle, Kilisenin devlet ve toplum üzerindeki olumsuz etkilerini kırdı. Serbest düşünce ortamının gelişmesi ve ilimdeki başarılar, teknik alandaki gelişmeleri sağladı ve Avrupa Sanayi Devrimine girerek siyasi, sosyal, ekonomik yapısında çok önemli ve büyük değişiklikler meydana getirdi.

Büyüklüğünün gücüne ve gururuna kapılan Osmanlı Devleti bu gelişmeleri izleme ihtiyacı duymadı. XVI. yy. sonlarından itibaren,

idari, askeri, mali, ilmi, toplumsal alanlarda duraklama dönemine girdi. Duraklama nedenlerini düzeltemeyen devlet gerileme ve dağılma süreçlerini yaşamak zorunda kaldı. Fransız İhtilali sonucu dünyaya hızla yayılan milliyetçilik akımı Osmanlı Devletinin parçalanmasını hızlandırdı.Avrupadaki köklü değişme ve gelişmelerin farkına varamayan Osmanlı Devleti askeri, idari, ekonomik, toplumsal bozulmaları düzeltebilmek için , 17. ve 18. yy.larda ıslahat çalışmaları yaptı. 19.yy.da Tanzimat ve Islahat fermanlarını, yüzyılın sonlarına doğru I.Meşrutiyet ve 20.yy. başlarında ikinci meşrutiyeti ilan etti ise de yapılan çalışmalar köklü değişiklik ve gelişmeler sağlayamadı. Sonuçta çökmek zorunda kaldı.

Atatürk, içinde yaşadığı Osmanlı Devletini ve Avrupa nın yapısını gerçekçi bir şekilde değerlendirebilmişti. I.Dünya savaşı sonucunda Osmanlı Devletini bölmek ve paylaşmak isteyen Avrupa nın gelişmiş ve emperyalist devletlerine karşı kurtuluş mücadelesine girişti. Kurtuluş Savaşı sonucunda imzalanan Lozan Barış Antlaşması ( 24 Temmuz 1923 ) Türkiye ye bağımsızlığını ve coğrafyasını kazandırmıştı. Ancak bu coğrafyanın kalıcı olması ve yeni Türk devletinin, Osmanlı Devletinin düştüğü duruma düşmemesi için gerekli köklü yapısal değişiklik ve yenileşmeleri gerçekleştirmek gerekiyordu.

Atatürk Döneminde Çağdaşlaşma Hareketleri :

Kurtuluş savaşının kazanılmasıyla işin bitmediğini bilen ve bağımsızlığın korunup sürdürülebilmesi için çağdaşlaşmak gerektiğinin bilincinde olan Atatürk için mücadelenin başka yönü başlıyordu.Atatürk İstiklal-i Tam a ulaşmak istiyordu. Atatürk şu sözleri ile neler yapılması gerektiğini açıklamaktadır :

İstiklal-i Tam denildiği zaman bittabi siyasi, mali, iktisadi, adli, askeri, kültür, vb. her konuda İstiklal-i Tam ve Serbest-i Tam demektir.Bu saydıklarımın herhangi birinde istiklalden mahrumiyet, millet ve memleketin manayı hakikisiyle bütün istiklalinden mahrumiyeti demektir.

Memleket behemehal asri, medeni ve müreffeh olacaktır. Bizim için bu hayat davasıdır.

Siyasal Yapıda : TBMM nin açılmasıyla millet egemenliğine dayalı yeni bir devlet kurulmuştu. Yüzlerce yıl yönetilmeye, yönlendirilmeye alıştırılmış Türk Halkı egemenlik hakkını elde etmiştir. Devlet rejimi olarak Cumhuriyet belirlenmiş, egemenlik kayıtsız-şartsız millete verilmiştir.Devlet yapısındaki dinsel etkiler giderilmeye çalışılmış, yapay olarak kullanılan Halifelike son verilmiştir.

Demokraside : Çok Partili yaşama geçiş denemeleri yapılmıştır.

Hukuksal Alanda : Devletin hukuksal yapısı laikleştirildi. Saltanat, Halifelik, Şeri ye Vekilliği vekilliği kaldırıldı. Tevhid-i Tefrisat Kanunu kabul edildi, Tekke ve Zaviyeler kapatıldı. Anayasa ya laiklik hükmü kondu. Türk Medeni Kanunu kabul edildi.

Eğitim ve Kültür Alanında : Tevhid-i Tedrisat Kanununun kabulü ile eğitim ve öğretim kurumları devlet denetimine alındı. Eğitimde fırsat eşitliği sağlandı. Çağın ihtiyaçlarına cevap verebilme özelliğini kaybeden medreseler kapatıldı. Yeni Türk Harfleri kabul edildi. Millileşme , çağdaşlaşma, okullaşma çabaları arttı. Türk Dili ve Türk Tarihinin geliştirilmesi için kurumlar oluşturuldu. Milli kültürü geliştirerek , yaygınlaştırma çabaları.

Toplumsal Yaşamda : Tekke, Zaviye, Türbelerin kapatılması. Kıyafette değişiklik, Soyadı Kanununun kabulü. Takvim, saat, ölçülerde değişiklik.

Ekonomik Alanda : Milli Ekonomi ilkesinin kabul edilerek, ülkenin yeraltı ve yer üstü kaynaklarının , güçlü devletlerin boyunduruğu altına girmeden değerlendirilmesi çabaları. Tarım, Sanayi, Madencilik, Bayındırlık,Ulaştırma, Sağlık ve Tıp alanında.

Askeri Alanda : Türk ordusu ve Milli Savunmanın güçlendirilmesi için yapılan çalışmalar.

Atatürk, döneminde yapılan köklü değişiklik ve yenilik hareketlerini Biz büyük bir İnkılap yaptık. Memleketi bir çağdan alıp, yeni bir çağa götürdük şeklinde açıklamaktadır.
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 17-10-08, 21:25   #94
 
Üyelik Tarihi: Tem 2008
Yaş: 37
Mesajlar: 1.000
3 hav 1 miyav Çevrimdışı
Blog Başlıkları: 4
Varsayılan Cvp: Mustafa Kemal Atatürk'çüler...

Atatürkçü Düşüncede Çağdaşlaşma Özellikleri :

Türklerin asırlardan beri takip ettiği hareket, devamlı bir istikameti muhafaza etti. Biz daima Şarktan (Doğudan ) Garba

( Batıya) yürüdük

Evet, Atatürk, Osmanlı siyasal, sosyal, hukuksal, kültürel, estetik hayat biçimi ve kurumlarını değiştirirken batıya yönelmiştir. Çünkü bunlar belirli bir uygarlığın ürünüdür. Atatürkün deyişiyle ülkeler çeşitlidir fakat uygarlık birdir. Bu uygarlık ise batıda vardır.

Atatürkün batılılaşmaktan amacı çağdaşlaşmaktır. Batıyı taklit etmek değildir. Körü körüne batılılaşma değildir.Kurtuluş mücadelesini verdiği batıya yönelmesinin temelinde çağdaş uygarlık düzeyi vardır. Batıya rağmen batılılaşma amacında taklitçilikten uzak Muasır Medeniyet içinde kendi değerleri ve kurumları ile çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmış bir Türkiye vardır.

Batı uygarlığının temelinde yatan düşünce özgürlüğüdür. Bu duruma Türkiyenin de ulaşması batı uygarlık seviyesine Türkiyeyi de ulaştıracaktır. Atatürk bilim zihniyetinin, inkılapların temelinde yatan esas olması yanında onların korunması ve geliştirilmesi için de

Dünyada her şey için, medeniyet için, hayat için, muvaffakiyet için en hakiki mürşit ilimdir, fendir. İlim ve Fennin dışında mürşit aramak gaflettir,cehalettir, delalettir sözleriyle çağdaşlaşmada izlenecek yolu göstermektedir.

Çağdaşlaşırken, milletin, devletin kimliğini, özbenliğini kaybetmemesi önemle dikkat edilecek bir noktadır. Günümüz dünyasında sıcak savaşların sayısı azalırken, asıl savaş alanı ekonomik ve kültürel alanlarda olmaktadır.

Atatürkçü çağdaşlaşma anlayışında milli ve manevi değerler korunup geliştirilirken, çağla bütünleşmek esastır.

Biz Garb ( Batı ) medeniyetini bir taklitçilik yapalım diye almıyoruz, onda iyi olarak gördüklerimizi, kendi bünyemize uygun bulduğumuz için, dünya medeniyet seviyesi içinde benimsiyoruz

Her ulusun kendine özgü geleneği, kendine göre ulusal özellikleri vardır. Hiçbir Ulus, ne kendini benzettiği ulusun aynı olabilir, ne kendi ulusal bütünlüğünde kalabilir, bunun sonucu hiç kuşkusuz düş kırıklığıdır

Dünyanın bize saygı göstermesini istiyorsak, önce bizim kendi benliğimize, ulusal varlığımıza, bu saygıyı duyguda, düşüncede, açıkça bütün davranış ve tutumumuzda göstermemiz gerekir. Bilelim ki ulusal benliğini bulamayan uluslar başka uluslara av olurlar

Biz doğrudan doğruya milletseveriz ve Türk Milliyetçisiyiz. Cumhuriyetin dayanağı Türk topluluğudur. Bu topluluğun bireyleri ne denli Türk kültürüyle yoğrulursa, o topluluğa dayanan Cumhuriyette güçlü olur.

sözlerinden anlaşılabileceği gibi, Atatürkün çağdaşlaşma çabasında taklitçilik yoktur.

Atatürkçülük, gerçeklere dayanan,evrensel ağırlıklı, geleceğe yönelik, birbiri ile uyumlu amaçlar, uygulamalar ve ilkeler bütünüdür. Bu içeriği ile yeniliğe açık, dinamik özelliği ve bütünlüğü olan birbirini tamamlayan bir düşünce sistemidir. Bağımsız milli devleti,

milli egemenliği, kişi özgürlüğünü ve her çağda çağdaş olmayı amaçlar ve akla ve bilime dayanır. Atatürkün çağdaşlaşma anlayışı özelliklerinden biri de çağdaşlaşmanın sürekli olmasıdır. Çağdaşlaşmanın sürekliliği konusunda da şunları söylemektedir:

Efendiler, uygarlık yolunda başarılı olmak yenileşmeye bağlıdır. Toplumsal yaşamda, ekonomik yaşamda, bilim ve teknik alanda başarılı olmak için tek ilerleme ve yükselme yolu budur. Yaşam ve geçime egemen olan kuralların zaman ile değişmesi, ilerlemesi ve yenileşmesi zorunludur. Uygarlığın buluşları, teknik harikaları, dünyayı değişmeden değişmeye uğrattığı bir dönemde yüzyıllık köhne düşüncelerle, mazi severlikle varlığı koruyup, sürdürmek olasılığı yoktur.

Efendiler bugüne değin elde ettiğimiz başarılar bize ancak ilerleme ve uygarlığa doğru bir yol açmıştır. Yoksa ilerlemede ve uygarlıkta hedefe ulaştırmış değildir. Bize ve torunlarımıza düşen görev bu yol üzerinde hiç şaşkınlaşmadan yürümektir.

Uygarlık öyle güçlü bir ateştir ki ona yabancı olanları yakar, mahveder

Uygar olmayan kimseler, uygar olanların ayakları altında kalmakla karşı karşıyadır.

Uygarlık yolunda yürümek ve başarılı olmak, yaşamak için baş koşuldur

Sonuç :

Atatürk dönemi Türk çağdaşlaşması uygarlığa giden yolu açmıştır. Yeni Türk Devleti, yapısı ve görünümüyle mazlum milletlere önderlik etmiş, onlara örnek olmuştur. Atatürkün gösterdiği hedef muasır medeniyet seviyesidir, hatta onun üzerine çıkmaktır. Bunun gerçekleşebilmesi çağdaşlaşmanın sürekliliğiyle mümkündür. Osmanlı Devleti yeniliklere kapalı kaldığı için çökmüştür. Türkiye Cumhuriyeti bu duruma düşmemek için yenilikleri sürdürmeye devam etmek mecburiyetindir. Uygarlık sürekli gelişmektedir. Çağa uyum sağlayabilme, bu gelişmeyi izlemekle mümkündür. Uygarlaşamamış devlet ya da milletlerin durumlarının perişanlığı göz önündedir.

Milli Benliğini koruyup geliştirebilen ve çağla bütünleşebilen bir Türkiye, gelişmiş, uygarlaşmış devletlerin arasında yerini alabilecektir. Atatürkçülük, dinamik bir ulusal ideolojidir. Onu durağanlıktan, doğmacılıktan kurtaran, yaşayan, yaşatacak olan, çağın gerisinde bırakmayacak olan inkılapçılıktır.




Kaynaklar :

1- Düşünceleriyle Atatürk, A.İnan, Türk Tarih Kurumu, 1983

2- Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Sayı 1,19

3- TC İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük , M.K.Su, A.Mumcu, 1988

4- Türkiyede Çağdaşlaşma Hareketleri, N.Berkes.
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 19-10-08, 20:23   #95
 
Üyelik Tarihi: Tem 2008
Yaş: 37
Mesajlar: 1.000
3 hav 1 miyav Çevrimdışı
Blog Başlıkları: 4
Thumbs up Cvp: Mustafa Kemal Atatürk'çüler...

Tarihin sır dolu aşkının bilinmeyen öyküsü.
Macar yazar Rezsö Szirmai'nin 1935'te yazdığı ve Prof. Dr. Vecdet Erkun'un Türkçe'ye kazandırdığı belgesel öykü 69 yıl sonra gün yüzüne çıkıyor. Macar Basınında Mustafa Kemal adlı kitabı derleyen ve çeviren Prof. Vecdet Erkun, Atatürk'ün insan yönünü gözler önüne serdi. Bu eser Mustafa Kemal'in duygusal yönünü romantik ölçüler içinde dile getirip, sevgi bağlarının incelikleriyle süslemiştir.


Macar Basınında Mustafa Kemal adlı kitabı derleyen ve çeviren Prof. Vecdet Erkun sunuş yazısında Atatürk'ün hiç bilinmeyen özel yanlarını vurguluyor. "Yabancı basında Ata'mızın duygusal yönünü adeta bir roman gibi ele alan bu eseri çeviriyorken bazı dostlara, 'Atatürk aşık olmuş' dediğimiz zaman bana: 'Atatürk büyük komutan, devlet adamı idi. Aşık olamazdı' diye cevap verdiler. Ama bu kişiler, O'nun askeri, siyasi ve sosyal alandaki başarılarını bildikleri için bana bu cevabı vermişlerdi. Böylece, Ata'mızın duygulu tarafını ortaya koyan pek az eser bulunduğunu yaptığım araştırma ile öğrenmiş oldum. Örneğin, Atatürk'ün Selanik'ten arkadaşı Nuri Conker'in anlattıklarına göre; Atatürk çocuk yaşlarında çok güzeldi. Güzel konuşurdu ve hayali genişti. Genç yaşlarda ise sevdiği kıza aşk mektupları bile yazardı. Atatürk'ün gençliğinde Selanik'te ve görev yaptığı diğer şehirlerde bu yakışıklı subaya birçok genç kadın aşık olmuştu."

BENİ İKİ KADIN SEVDİ
Tanınmış kadın yazar Rabbena Nathal, Atatürk'ün hiç sevip sevmediği konusunda şöyle diyor; "Atatürk ileri, garplı bir insanın bütün hususiyetlerini fazlasıyla taşır. Fakat, O'nda aynı zamanda kadın ruhunu ve varlığını çok iyi kavramış, doğulu bir erkeğin inceliği, hassasiyeti vardı. Kendisine 'hayatında hiç sevmediniz mi' diye sorduğum zaman harikulade manalı gözlerinin nemlenmiş gibi olduğunu ve bir melankoli bulutunun gelip geçtiğini hissettim."Yine Atatürk'ün Hayatındaki Kadınlar adlı eserde, Atatürk'ün yakın arkadaşlarından birinin hanımı bir mecliste Atatürk'e şu soruyu sorar: "Paşam hiç sevdiniz mi?" "Hanımefendi, hanımefendi" dedi. "Biz de insanız, bizim de çarpan bir kalbimiz, bizim de bir his tarafımız var. Askeriz diye mi şüpheniz?" SABAH gazetesinin 27 Temmuz 2001 tarihli yayınında sayfa 15'te Sayın Hıfzı Topuz'un bir yazısı çıkmıştır. Bu yazıda, Atatürk'ün kardeşi Makbule Hanım'a atfen, Atatürk, hayatındaki iki hanım hakkında şöyle demiştir. "Hayatta beni iki kadın sevdi. Biri mevkiim için, diğeri insan olarak" diyor ve ekliyor. "İlki Latife Hanım, ikincisi Fikriye."

İLK KEZ ORTAYA ÇIKTI
Türkiye'ye uzak ve yabancı bir ülkenin yazarı olan Macar yazar Szirmai'nin Atatürk'ü ömründe belki hiç görmeden, onun hakkında yazılan eserlere dayanarak, 1935'te Atatürk'ün aşkıyla ilgili olarak romantik bir eser yazmış olması ilginçtir. Birçok yerli ve yabancı yazarlar Atamızın devrimleri, askeri dehası ile ilgili kitaplar yazmışlardır. Bu eser ise, Mustafa Kemal'in duygusal yönünü romantik ölçüler içinde dile getirip, sevgi bağlarının incelikleriyle süslemiştir. Bu konuda başka bir esere kaynaklarımız arasında rastlanmamıştır. Bu bakımdan, Ata'mızın özellikle Latife Hanım'la olan ilişkilerini birçok ayrıntılarıyla ele alan, 1935'te Macar dilinde yazılmış böyle bir eseri derleyip çevirerek Türk kamuoyuna sunmaktan mutluluk duyuyorum.
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 19-10-08, 20:25   #96
 
Üyelik Tarihi: Tem 2008
Yaş: 37
Mesajlar: 1.000
3 hav 1 miyav Çevrimdışı
Blog Başlıkları: 4
Thumbs up Cvp: Mustafa Kemal Atatürk'çüler...

Anadolu'dan kaçan Yunan'ın ateşe verdiği İzmir'i saran dumanı büyük bir hüzün ve endişeyle izleyen Gazi Mustafa Kemal, duyduğu bir erkek sesiyle irkilir.
-Bir bayan ve limandan gelen kurye dışarıda bekliyor efendim
- Kadın ne istiyor?
- Söylemiyor.
- Kadını gönderin gitsin, kurye gelsin, lambayı da yak!
Mustafa Kemal lambayı yazı masasının ucuna koydu ve sabırsız bir tavırla sordu:
- Kurye nerede?
- Hemen içeri gönderiyorum. Birkaç saniye sonra, kurye yazı masası önüne geldi.
- Paşam limanda katliam sürüyor. Masanın üzerine çok şiddetli bir yumruk indi.

KOVALAYIN GİTSİNLER
- Başkomutanım, ben her emrinizi yerine ulaştırdım.
- Sonra?
- İnsanların gözü bir şey görmüyor. Onları durdurmak mümkün değil!
- Sahilde hâlâ çok Yunan var mı?
- Pek çoğu kaçtı. Limanda hâlen bir iki gemi var, efendim.
- Kalanları gemilere kovalayın gitsinler!
- Ama, Başkomutanım kovalanacak kimse yok!
- Neden?
- Ya öldüler veya ölmek üzereler... Mustafa Kemal ayağa kalktı. Solgun iki dudağı sert bir şekilde kapandı.
- Gavur İzmir hâlâ yanıyor mu?
- Hâlâ yanıyor.
- Geri git söyle, iki bölük asker ateşi söndürmeye gitsin.
- Başüstüne komutanım!
- Git Fevzi Paşa'yı buraya gönder.
- Başüstüne!
Mustafa Kemal yalnız kaldı. Yazı masası üzerinde bulunan rakı şişesinden bir bardağa rakı doldurdu ve içti. Sert çizgili yüzü, her içki içişten sonra lamba aydınlığında hareketsiz kalıyordu. Fevzi Paşa bu sırada odaya girdi.
- Dışarıdaki kadın çok güzel paşam!
- Geri göndermediniz mi?
- Geri gitmek istemiyor.

KADIN BEKLEMESİN BENİ'
- Kadın Yunanlı mı? Herhalde yalvarmaya gelmiştir değil mi?
- Hayır Türk.
- İlgilendirmez. Şu yangının son bulması ilgilendiriyor beni.
- Ve daha sonra?
- Yunanlılar şimdi Trakya'ya kaçtılar, peşlerinden gitmek lazım! Yakından takip ederek, onları Atina'ya kadar süreriz.
- Fakat Başkomutanım orada müttefiklerin orduları var. Orası tarafsız bölge.
- İlgilendirmez! Tarafsız bölge olmuş, yakın takibe almışız, almamışız önemli değil. Biz yaşamak istiyoruz.
- Sabah hareket ederiz efendim.
- Askerlere şunları söyleyiniz; Afyonkarahisar'da onlara şu hedefi vermiştim. "Hedefiniz Akdeniz'dir ileri"; şimdi ise "Hedefiniz İstanbul'dur ileri!"
Bir süre sessizlikten sonra, derinliğine büyüyen alevlerin gölgeleri odaya yayıldığı sırada, kapı açıldı ve biri içeri girdi. Kim olduğunu görmek mümkün değildi. Gazi Mustafa Kemal sert bir sesle sordu.
- Kim o?

ELLERİ KAR GİBİ BEYAZDI
Karanlıklar arasından derinlerden gelen ince bir kadın sesi duyuldu.
- Affedersiniz!..
Başkan kendiliğinden, lambanın fitilini çevirdi. Fitilin ucundaki alev çoğaldı ve oda aydınlanarak sessiz duran kadının yüzünü aydınlattı. Kadın, bir adımını ileri atarak yazı masasının önüne geldi ve bir elini, masa üzerindeki, haritanın sarkan bir köşesine koydu. Eli, sanki Erzurum dağlarının karı gibi öylesine beyazdı. Kahverengi gözleri vardı ve ışık, siyah bir eşarp ile sarılı başını biraz aydınlatıyordu.
- Ben Gazi Hazretler'ini arıyorum.
Başkan ayağa kalktı.
- Benim.
Kadın başını eğdi.
- Biliyorum.
- Siz kimsiniz?
- Ben Latife Hanım.
- Memnun oldum. Nasıl buraya gelip içeri girdiniz?

SİZİ GÖTÜRMEYE GELDİM'
- Sizin emireriniz dışarıda uyuya kalmıştı, ben de fırsatı kaçırmadım. Kısa bir sessizlikten sonra Mustafa Kemal, kamçı gibi şakırdayan sabırsız ve karşı koyulması imkansız bir ses tonu ile sordu.
- Ne istiyorsunuz? Kadın kendini beğenmiş bir tavırla cevap verdi.
- Evimi emrinize tahsis etmek istiyorum. Şehrin öte yanında deniz kenarında bir köşküm var. Annem, babam Fransa'da olduklarından dolayı çok boş odamız bulunuyor. Siz oraya yerleşeceksiniz...
Sanki emir verir gibi konuşarak etrafına bakındı ve şöyle devam etti:
- Bu yerde daha fazla kalamazsınız! Mustafa Kemal yeniden lambanın fitilini çevirdi ve yükselen lamba ışığı birkaç saniye içinde kızın yüzüne vurdu. İkisi arasındaki sessizliği sahilden gelen çığlık ve iki tüfek atışı bozdu. Başkan, beklenenden daha sakin ve daha ilgili bir ses tonu ile sordu:
- Küçük hanım siz gerçekten kimsiniz?
- Hakkınız var, benim kim olduğumu bilmek istersiniz. Bir casus veya serüven peşinde koşan biri miyim? Belki bir suikastçı da olabilirim.
- Eğer sonuncusu ise o zaman dikkatini çekerim, tabancanı başıma çevir, çünkü göğsümde çelik yelek var.
- Bir tüccarın kızı olarak yurdu kurtaran size, bir konaklama yerini ve aynı zamanda düzgün bir menü ile gıdanızın karşılanmasını ve uşaklık hizmetlerini sunmak istiyorum. Şunu arzu etmekteyim; şehrin ortasında bu çok pis ve gürültülü konut yerine, karargahınızı öyle bir mahalde kurunuz ki, dinlenmeniz mümkün olsun, sinirleriniz yatışsın. İstediklerim bunlardır. Yine bir sessizlik oldu. Çöken evlerin kirişlerinin çatlayıp, kırılmalarının çıkardığı sesler net olarak işitiliyordu. Duman, alkol, gazlambasından çıkan ve rutubetli duvarın buharla birlikte odaya yayılan kokusu arasında, kızın sesi çınlar gibi oldu.

KOCA KÖŞKTE YALNIZIM'
- Kim olduğumu söylersem, herhalde bana daha inanacaksınız. Afyonkarahisar'da düşmanın yarılmasından iki hafta önce dış ülkeden İzmir'e döndüm. Ailemle birlikte yaz aylarını Biaritz'de geçirdim. Onlar, henüz oradalar ve eylül başında dönmeyi düşünüyorlardı. Fakat, ordumuzun şanlı zaferinin kazanılması, Yunanlılar'ın kaçışı ve yangın nedeni ile yurda dönmediler. Ben de köşkte yalnız kaldım. Siz Afyonkarahisar'da taarruza geçtikten sonra İzmir'de korkunç günler yaşamaya başlandı. Evlerin aranması, tutuklamalar, sıradan kurşuna dizmeler, idamlar, her dakikada bir tutuklamalar çok sık olaylardı. Köşkten dışarı çıkmadım. Herkesten kopmuş, kocaman bir evde yapayalnız kalmış olmayı ve etrafta korkunç olayların egemen olduğu olayların süregeldiğini düşünün...

DAHA ÇABUK GELİRDİM'
- Bilseydim daha çabuk gelirdim küçükhanım...
- Yunan kumandan Hacınesti her Türk gibi beni de casuslukla suçladı. Köşke giren ve köşkten çıkan herkesin üstünü aradılar. Her gün, beni ne zaman götürüp kafama bir kurşun sıkacaklar diyerek korku içinde bekledim. Onlar için bir Türk kadınının başının kıymeti mi vardı?
- Belki sizinkinin bir kıymeti vardı küçükhanım.
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 19-10-08, 20:27   #97
 
Üyelik Tarihi: Tem 2008
Yaş: 37
Mesajlar: 1.000
3 hav 1 miyav Çevrimdışı
Blog Başlıkları: 4
Thumbs up Cvp: Mustafa Kemal Atatürk'çüler...

Gazi Mustafa Kemal, Latife Hanım'ın çenesini kavrayıp yüzünü kaldırdı. Ama iki karbeyazı el bu koruyucu erkeğin bileklerini tutup aşağıya çekti.

Mustafa Kemal, "Sizi köşküme götürmeye geldim" diyerek aniden karşısına çıkan Latife Hanım'la konuşuyordu. Latife Hanım, Yunanlılar'la yaşadığı sıkıntıları anlatmaya koyulmuştu.
- Küçük hanım o halde sizi neyle suçladılar?
- Sizinle ilişkim olduğuna inandıklarından.
- Benimle mi?
- Evet, halbuki yalnız hissi bağlarım vardı ve bu tek taraflı ilişkimi Yunan ordusuna anlatamadım. Başkomutan, kızın bir adım yakınına geldi. Bir şey söyleyecekti. Fakat o anda kapı vuruldu. Kimse cevap vermedi. Kapı açıldı ve kurye odaya girdi.
- Özür dilerim ekselansları bir haber var.
Gazi endişeyle sordu.
- Yaklaş, söyle neymiş o haber?
- Son Yunan gemisi de gitti. Küçük Asya topraklarında artık Yunan askeri kalmadı.
- Ya yangın?
- Yayılmasını önledik.
- Teşekkür ederim.
Mustafa Kemal yazı masasının önünden ayrılarak kızın arkasında durdu. Latife başını kaldırdı, siyah gözlerinden kıvılcımlar çıkıyordu. Ansızın sordu.
- O halde geliyorsunuz.
- Bakıyorum küçükhanım siz karar verdiniz bile.
- Evet, İzmir'de korkunç fırtınalı günler yaşadığım zaman kararımı verdim. Siz sonunda zafer kazanarak İzmir'e girdiğiniz sırada köşkümüzde karargâh kurmanıza karar vermiştim ben.

GAZIMIZ BİTİYOR
Mustafa Kemal'in eli Latife'nin beyaz kadife gibi yüzünden, yuvarlak çenesine doğru değerek başını yukarı kaldırdı. Kemal'in başı ise aşağıya indi. Fakat iki karbeyazı el, birdenbire ortaya çıkan koruyucu güçlü, sıcak erkek elini çenesinden aşağıya kaydırdı. Mustafa Kemal sandalyeden geri adım atarak,
- Bu lamba her halde sönecek?
- Gazınız yok mu?
- Yok.
- Bizde çok var. bu gece bizim köşkte uyuyacaksınız değil mi?
- Küçükhanım söz verir mi acaba?
- Aksine sayın Başkan sizin söz vermeniz gerekir.
- O zaman oraya niye kalmak üzeregeleyim ki?
- Oraya istirahat etmek, boş zamanınızı iyi geçirmek için geleceksiniz. Adamlarınız vasıtasıyla benim kim olduğumu öğrenin ve söylediklerim doğru ise zaman bu gece kurmay başkanlarıyla birlikte geliniz.
- İçelim küçükhanım. Latife Hanım yazı masası üzerinde sıralanmış boş şişelere doğru eğilerek sordu.
- Kim içti bütün bunları? Gazi kalın kaşlarını kaldırarak,
- Ben.
Kadın ses tonu yüksek ve güçlü bir tavırla,
- Sizin bu kadar içki içmenize müsaade edilemez. Neden bu kadar fazla içiyorsunuz? Sigara izmaritleri ile dolu olan sigara tablasını kaldırarak,
- Kim içiyor bu kadar sigarayı?
- Ben...

EMİR Mİ VERİYORSUNUZ'
- Günde kaç sigara içiyorsunuz?
- Otuz, kırk kadar.
- Bundan vazgeçmeniz gerekli. Genç kadın, kısa bir aradan sonra sordu: - Ne zaman hareket ediyoruz?
Paşa bir sandalye çekerek,
- Oturun!.. Kız oturdu.
Başkan bir sigara yaktı, Latife sordu:
- Bu kırkıncı sigara mı?
- Hayır küçükhanım, bugün bu ellinci sigara. Stresli bir gün geçirdim.
- Sigarayı yakmayınız.
- Affedersiniz ama tutkularımı ben yönlendiririm.
- Paşam sizin tutkularınız Türkiye'yi ilgilendirir.
- Küçükhanım bakıyorum benim tutkularımla içten ilgileniyorsunuz.
- Sigara ve içki ile ilgili olarak.
- Bana emir mi veriyorsunuz.
- Bir memleketi emri altında tutanlar, birilerinin dediklerini de dinlemelidir. - Sizin dediklerinizi mi?
- Şimdilik benim dediklerimi, hem ne var bunda? Gazi bardağı doldurmak istedi, fakat kadının kolları ona mani oldu.
- Ben içmiyorum sayın Başkan. Siz de içmeyiniz. Kızmayınız ama artık bu kadar yeter!..
- Küçükhanım siz benim gözümü korkutmak mı istiyorsunuz?
- Odalar hazır, emrinizi bekliyor!
- Söz veremem. Burada, kıtada kalmam lazım.
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 19-10-08, 20:28   #98
 
Üyelik Tarihi: Tem 2008
Yaş: 37
Mesajlar: 1.000
3 hav 1 miyav Çevrimdışı
Blog Başlıkları: 4
Thumbs up Cvp: Mustafa Kemal Atatürk'çüler...

'Sekreterim olmayı düşünür müsünüz?'

Fransızca ve İngilizce bilen Latife Hanım, Mustafa Kemal'in bu önerisine, "Beni mutlu ettiniz. Ama ailem izin vermez" cevabını verdi.

Yeniden sessizlik oldu. Deniz kenarından, bağrışan insanların sesleri geliyordu. Rüzgar daha kuvvetli esiyordu ve havaya daha fazla deniz tuzu savuruyordu... Latife göğsünden madalyon gibi kolyeyi çıkararak, "Ve eğer bunu gösterirsem..." dedi. Mustafa Kemal bu kolyeye doğru eğildi. Kolye üzerinde sol tarafta yarım ay, sağda ise sarı kırmızı bir renkle süslü Mustafa Kemal'in resmi vardı. Kız alçak sesle ve gülerek sordu:
- Peki şimdi?
Kız heyecanlanmıştı ve gülümsüyordu.
Mustafa Kemal cevap vermedi. Latife'nin parlayan dişlerine doğru baktı.
"Geliyor musunuz," sorusu ağzından çıktı.
"Geliyorum," diye bir cevap geldi.
Sonraki saniyelerde Mustafa Kemal bir kapının kapanışını duydu ve odada yalnız kaldı.

ÖDÜLLENDİRİLMEYİ HAK ETMEDİK
Latife evin merdivenlerinde gelenleri karşıladı. Üzerine siyah bir elbise giymiş, omzunda ve başında da siyah bir başörtüsü vardı. Yuvarlak yüzünü peçe ile kapatmamış ve durduğu kapı eşiği de çok aydınlatılmıştı.
Mustafa Kemal, yanındaki kurmayları ile kızın önünde durdu. Piyade üniforması giymişti. Yakasında yıldız, göğsünde madalya taşımıyordu. Üzerinde yalnız toz, leke yırtıklar göze çarpıyordu. Kemal Paşa kalpağını çıkardı. İnce, uzun vücudu ve ceketi altındaki muntazam göğsü ile zarif ve kibar bir tarzda öne eğildi. Başka zaman emirler veren, sert kemikli ve cesur bakışlı olan yüzünde şimdi hafif bir tebessüm yer almıştı.
- Geldik. Eğer bu güzel evde sizi rahatsız edersek, sorumluluk size aittir küçükhanım.
Mustafa Kemal, kısık sesle, sanki fısıldar gibi şöyle devam etti:
- Küçükhanım, siz böyle istediniz. Herhalde siz de benim rahatımın bozulmasını istemezsiniz.
Latife bir an şaşırdı ve Mustafa Kemal'in yüzüne bakarak neredeyse alnı yere değecekmiş gibi eğildi.
- Paşa, size ve arkadaşlarınıza hoş geldiniz diyorum. Gazi Mustafa Kemal hazretleri siz haksızlığa uğramış, masum yurdumuzu kurtardığınız için önünüzde saygı ile eğilmekten gurur duyuyorum.
Mustafa Kemal onun sözünü hemen kesti.
- Küçükhanım, siz çok naziksiniz biz daha ödüllendirilmeyi hak etmedik. Bakalım hele barış anlaşması olsun.
- Paşa, o zaman bunları söylemeye fırsatım olmaz.
- Nasıl, nasıl siz sonra gelmeyeceğimizi mi zannediyorsunuz?
- Evet.
Paşa gülümseyerek ilave etti.
- Yanılıyorsunuz küçükhanım. İnsan resmini gördüğü yere sevinerek geri gelir.
Subaylar bir adım geride durduklarından bu sözlerin manasını anlayamamışlardı. Ama Kemal Paşa'nın gülümsediğini görünce onlar da anlamış gibi birlikte gülümsediler. Mustafa Kemal derhal başka bir konudakonuşmaya başladı:
- Sürekli olarak burada mı oturuyorsunuz küçükhanım?
- Evet, evet burası evim.
- Dış ülkelerde fazla mı kalıyorsunuz?
- Şu sırada memleketimde az bulundum. İstanbul'da Amerikan Kız Koleji'nde eğitim gördüm.
- Oradan mı geldiniz küçükhanım?
- Hayır, Paşam. Babam beni hukuk eğitimi için Paris Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne gönderdi.
- O zaman çok iyi Fransızca biliyorsunuz.
- Ve İngilizce.
- Tanrım bana böyle bir sekreter lazım! Benim yanımda kadın sekreter olmayı düşünür müsünüz?
- Paşam teklifiniz beni mutlu etti. Ama ailem benim evden ayrılmama izin vermez.
- Belki, belki ben rica edersem.
Onlar izin verseler de Paşam kızmayın ama, o zaman da gidemem.
- Neden küçükhanım? Latife birden refakatte gelenlere dönerek şöyle hitap etti:

SİZ NEREDE KALACAKSINIZ?
- Köşkün sağ kanat tarafında aydınlatılmış, sağa açılan pencerelere ait odalarda beyler kalacak. Her halde eksik bir şey yoktur. Lütfen beyler yukarı çıkınız, uşaklarım sizlere yol göstereceklerdir. Akşam yemeği odalarınızda emrinize hazır olacaktır. Paşam, sizin odalarınızın pencereleri evin öte yanına açılıyor. Köşkün bu kanadında bahçeden de giriş vardır. İzin verirseniz sizi oraya götüreyim. Pencereleri denize bakan odada kalmak hoşunuza gider mi?
- Çok hoşuma gider. Siz nerede kalacaksınız küçükhanım?
- Onu merak etmeyiniz paşa. Ben kendi odamda kalacağım.
Refakatteki kurmay subaylar veda ederek uşaklarla birlikte ayrıldılar.
- Gazi Hazretleri şimdi siz de buyurun, gidelim.
Latife, Gazi'ye yol göstererek birlikte bahçede çakıl taşlı dar yoldan evin çevresinden dolanıp, en üst kattaki terasta pencereleri aydınlatılmış odalara vardılar.
Herhalde çok yorgunsunuz, istirahat buyurun... Öyle bir akşam yemeği var ki ümit ederim hoşunuza gider... Yanınızdakilerden hangi yemeği sevdiğinizi öğrendim.
- Bu cennet gibi yerde yalnız kalıyorsunuz küçükhanım. Bu bahçe, bu deniz, havadaki bu güzel kokular...
Mustafa Kemal, kollarını havaya kaldırıp hareket ettirdi ve bahçedeki ağaççıklardan başlayarak göklere kadar kolları bir kavis çizdi. Ayrıca deniz tarafında duran Latife Hanım'ın siyah elleri eşarbının önüne gelerek yere indi. Ve sesini alçaltarak sordu:
- Evet bu cennetten sizi uzak tutmaktan başka, gündelik diğer yararlı işlerinize zarar vermeyeceğimizi umarım.
Latife'nin yüzü ciddi bir şekil aldı. Etrafına bakındı. O sırada üst terasta evin önündeki kapının gölgesinde duran iki kişi idiler.
- İyi geceler sayın Paşam.
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 19-10-08, 20:29   #99
 
Üyelik Tarihi: Tem 2008
Yaş: 37
Mesajlar: 1.000
3 hav 1 miyav Çevrimdışı
Blog Başlıkları: 4
Thumbs up Cvp: Mustafa Kemal Atatürk'çüler...

Küçükhanım içki içmenizi yasakladı

Mustafa Kemal, kollarını açarak 'küçükhanım'a yürüdü. Latife elini uzattı ve elleri birleşti. Göz göze geldiler.

Gazi Mustafa Kemal ve Latife Hanım, üst terasta evin önündeki kapının gölgesinde duruyorlardı. Paşa sordu,
- Küçükhanım söyler misiniz duvarda tırmanmış yaprakları olan bitkinin adı nedir?
- Morsalkım çiçeğinin yaprakları onlar.
- Tuhaf, şu oradaki bodur ağaç
- O yasemin ama onun çiçek açma zamanı geçti.
- Gece çok serin değil mi?
- Odanızda sıcak battaniyeler de var.
- Çok naziksiniz, teşekkür ederim. Herhalde yangını da rüzgarın çok esmesinden henüz söndüremiyorlar. Bakınız gavur İzmir üzerinde gök ne kadar kızıl hal almış, görüyor musunuz?
- Korkunç!..
- Söyler misiniz küçükhanım bahçemizde oturacak sıra var mı?

RÜZGYÜZLERİNE ÇARPTI
- Herhalde şimdi oturmak istemiyorsunuz?
-Yalnız başıma mı oturacağım?
- Bakınız terasın sonunda bodur ağaçların arasında bir taş sıra var. Gördünüz mü?
- Hayır lütfen gelin gösterin.
- Kızmayınız ama uşaklar için akşam yemeğini ayarlamam lazım. İyi geceler.
- İyi geceler.
Mustafa Kemal, aniden kızın arkasından kollarını açarak yürümeye başladı. Latife birdenbire şaşırdı, istemeyerek elini ileri uzattı ve elleri birleşti. Bir an göz göze gelerek birbirinden biraz uzakta ellerini tutarak öyle durdular. Rüzgar aniden eserek yaprakları sallandırdı ve sonra yüzlerine çarptı.
- Şunu demek istiyorum. Ben tatmin olmayan bir insanım...
-Nasıl yani?
- Titizim.
-Bütün ihtiyaçlarınızın karşılanmasını ayarladım. Eğer bir şey eksikse haber verin.
- Size mi?
- Baş ucunuza zil koydurttum. Bir uşağım sürekli kapınızın önünde bekleyecektir.
- Sürekli mi?
- Öyle. Tekrar iyi geceler.
Ama kemikli erkek elleri, beyaz zarif elleri kolayca bırakmadı.
- Latife ben sert yatağı severim.
- Alttaki kuştüyü yatağı kaldırtacağım.
- Uyumadan önce okumayı severim.
- Fransız, İngiliz, Alman, İtalyan, Yunan ve Türk gazeteleri odanızda var.
- Eğer kafamda birçok düşünceler dolaşırsa uyuyamam, içki içme adetim var.
- Dediğim gibi neye ihtiyacınız varsa emrinize amade yerine getirilecektir. Eller Latife'nin ellerini çekmeye başladı.

EVDE İÇKİ VAR MI?
Kemal Paşa susamıştı. Uşağı çağırdı.
- Evinizde içki var mı?
- Küçükhanım hepsini odasına götürdü.
- Bir şişe ödünç istediğimi söyle.
- Affedersiniz ekselansları getiremem.
- Neden?
- Çünkü küçükhanım odasından size içki getirilmesini yasakladı.
- O zaman şehre git, derhal bana bir şişe rakı getir.
Uşak hareketsiz olarak durdu ve hayretle Mustafa Kemal'in yüzüne baktı.
- Haydi git!
Uşak yine geveleyerek eğilip geri çekildi.
- Lütfen kızmayınız efendim, getirmeye de izin yok. Küçükhanım yasak etti. Dedi ki Başkanın içmesine izin yok.
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 19-10-08, 20:31   #100
 
Üyelik Tarihi: Tem 2008
Yaş: 37
Mesajlar: 1.000
3 hav 1 miyav Çevrimdışı
Blog Başlıkları: 4
Thumbs up Cvp: Mustafa Kemal Atatürk'çüler...

Gidemez ama onunla da yüz yüze gelemezdi

Konuk olduğu evde adeta kapana kısıldığını hissediyordu. İçki içemiyordu. Sigaraların hepsi kaldırılmıştı. Ama öte yandan, kokladığı zaman insanın içinde belli hisler uyandıran bu çiçekleri onun sevdiğini kim biliyordu?.

Uşak kapıyı arkasından kapatmayı unutunca odayı serin bir hava doldurdu. Uşağın arkasından baktı. Saat kaçtı acaba? Saatine baktı gece yarısı olmuştu. Hayır hayır şimdi rezalet çıkarmak olmazdı. Ama bunu o terbiyesiz küçükhanımın yanına koymayacaktı. Bundan dolayı kurmayları da burada kalamazlardı. O takdirde nereye gidecekti? Sabaha kadar esir mi olacaktı? Hayır, yatmayacak ve bu eve ait yastığı bir gece için bile kullanmayacaktı. Bir oh çekti. Çok sinirlenmişti. Lamba ışığına karışan sert profili hareketsizdi. Geceyi bahçedeki taş sıra üzerinde geçirip, şafak sökerken kalkıp hiç laf etmeden subaylarla buradan gitmeyi de düşündü. Evet bu kadının kaprisleri, nezaket dışı hareketleri arasında bir günü bile geçirmeye artık dayanamazdı. Arkasında o fırtınalı denizden gelen serin bir soluk gibi uzanan rüzgarı hissetti.

AMA YA HASTA OLURSA
Tam gelişmeler hakkında karar verme eşiğine gelmişken, şu sıra soğuk alıp hasta olursa... Böbreği yüzünden çok çekmişti. Özellikle Kuzey Filistin'deki savaşları yataktan idare ettiğini anımsadı. Şimdi de bu rahatsızlık tekrarlayabilirdi, bahçedeki banka aceleyle yatıp, daha da serin olacak geceyi burada geçirip, üşütmeyi ne için göze alacaktı, ne için? Bu kadın onun üstünde biriymiş gibi emir verdiği için mi geceyi orada geçirecekti? Hem kimdi bu kadın? Görünüşe göre, Fransa'da aşırı modernlikle şişirilmiş ve her isteği her zaman yerine getirilen şımarık bir kadın mıydı? Pencerenin yanında, arkadan gelen serin rüzgara arkası dönük olarak düşünürken birden kendisini güçsüz hissetti. Bu durumda gidemez, ama bu kadınla yüz yüze de gelemezdi. Çünkü o emirleri verip ortadan kaybolmuştu. Yatmak istemiyordu. Çocukluk döneminde bazı öç alma olayları olurdu ve isteğini yerine getirmediler mi yemek yemez veya şimdiki gibi yatmaz, uykulu olarak üşüyerek dururdu. Peki şimdi ortalıkta görülmeyen kadının, katı tutumuna karşı meydan mı okuyacak, yoksa küsecek miydi? Kimdi o? İnatçı bir çocuk? Yine içinden bir titreme geldi. Etrafına bakındı. Sevdiği çiçeklerden yapılmış çok büyük üç demet çiçeği ancak şimdi fark etti. Daha derinden bir nefes aldı odayı tatlı, güzel bir koku kaplamıştı. Halbuki o bu kokuyu rüzgarın getirdiğini sanmıştı. Kokladığı zaman insanın içinde belli hisler uyandıran bu çiçekleri onun sevdiğini kim biliyordu? Ve... Evet anlamıştı. Bu tatlı koku öylece yanında uzanan üç vazodaki çiçeklerin kokusu idi. Biraz hafifledi ve gülümsedi.

HEYECANLANMIŞTI
Gizli bir heyecandan kendini kurtardı. Gerçekten bu çiçek kokusu, o kokunun aynısıydı. Başka bir koku değildi. Hayret, şimdiye kadar onun farkına varmamıştı. Odada şöyle bir gezindi. İlginçti, ama odanın her uzak yerinde bile bir esinti vardı. O bir sap çiçeğin çıkardığı koku. Esintinin etkisi ile vazodaki çiçekte yastığın üzerine gelmiş olabilirdi. Veya acaba bunu birisi mi yaptı? O bir sap çiçeğe doğru eğildi, böyle etkileyici bir hoş kokuya hiç rastlamamıştı. Bu harika bir çiçekti. Gerçekten çok şaşırtıcı bir durumdu. Çünkü tam o çiçeği oraya nasıl getirmişlerdi, rastlantı olarak tamamen başka bir çiçeği de getirebilirlerdi. Evet bu bir rastlantı idi diye düşündü. Yatağın önünde durdu. O'nu adeta çağıran yastıklara hasretle baktı. Hayır, hayır bu evde asla yatmayacaktı. Bu arada aklına bir fikir geldi. Peki, o halde göğsünde o resmi neden taşıyor? Ve neden dedi ki... Kemal bir demet çiçeği kendine doğru çekip yatağın ucuna ilişti.
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 19-10-08, 20:32   #101
 
Üyelik Tarihi: Tem 2008
Yaş: 37
Mesajlar: 1.000
3 hav 1 miyav Çevrimdışı
Blog Başlıkları: 4
Thumbs up Cvp: Mustafa Kemal Atatürk'çüler...

Neydi bu kadının adı; Latife değil mi?

Kafasını iyiden iyiye kurcalamaya başlamıştı bu kız. O çiçekler... Sonra masanın üzerindeki soğuk su, gazeteler... Fransız, İngiliz, Yunan, Türk gazeteleri. Hepsinde yer alan resimlerinin etrafını kırmızı çiçeklerle süsleyen kim olabilirdi ki.

Yumuşak halı ile kaplı bir tabure üzerinde bir yığın gazete olduğunun farkına vardı. İşte, yatmaya gerek kalmadan geceyi neyle geçireceği anlaşılmıştı. Çünkü böylece, bu kadının evinde yatmayacak ve onun evinde konaklamış olmayacaktı. Neydi O'nun adı Latife değil mi? Gözüne bakınca emir verecek biri gibi görünmüyordu. Gözleri de sert bakışlı değildi, ama gümüş gibi parlıyor ve oldukça da büyüktü. Bir küçük masa üzerinde bir bardak su vardı ve bir solukta bardaktaki suyu içti. Tuhaf, bu su nasıl da soğuktu, Anlaşılıyor ki bu kız kötü düşünceli değil! Ama izin vermiyordu içki ve sigaraya. Ama buna kafa yormayacaktı. Sabah buradan ayrılacak ve bu problem de sona erecekti. Gazeteleri eline aldı ve tarihlerine bakmaya başladı. Hepsi günlüktü. Fransız, İngiliz, İtalyan, Alman, Yunan ve Türk gazeteleri ve her gazetede Mustafa Kemal'den söz edilmişti. Ayrıca kırmızı mürekkeple etrafları çizilmiş haberler veriliyordu.

MEKTUPLARI GERİ VERDİM
Bütün gazetelerde yer alan resminin etrafına, kırmızı çiçeklerle süslenmiş çelenkler yapılmıştı. Gazeteleri heyecanla gözden geçirmeye başladı. Sakarya'da, Yunanlarla yapılan savaşta onların kaçışının ayrıntılı haberleri ile dolu idi. Fakat resimlerin etrafını kırmızı çiçeklerle süsleyen acaba kim olabilirdi? Onları daha dikkatle inceledi. Resimlerin etrafını süsleyen çiçekler sanki canlıymış gibi güzel kokuyordu. Kulağında birdenbire şu dört kelime derinden gelen bir ses olarak çınladı. "Ve eğer bunu ispat edersem" bu sözü ve beyaz eli iyi anımsıyordu. Karanlık ve kasvetli oda birden sallandı, gaz lambası ışığında çılgınca uçan beyaz kelebek görünüşlü bir göğsün derinliğinden, siyah kumaşların altından çıkan madalyonu anımsayıverdi. Ve "Bunu gösterirsem" dediği zaman ses tonu öyleydi ki sanki gümüşten yapılmış zillerin çağrı sesleri gibi. Tebessüm ettiği zaman o fevkalade beyaz dişler görülüyordu. Başkan uzandı. Lambayı söndürmek üzere idi ki kapı sessizce açılarak, ihtiyar uşak şaşkın bir durumda içeri girdi. Ayak parmakları üzerinde, kapalı gözle, odanın bir ucundan diğer ucuna yürüdü. Pencereye vardığı zaman Başkumandan'ın sesini işitti.

ÜŞÜRSÜNÜZ EFENDİM
- Küçük hanıma ne istediğimi söyledin mi? Uşağın bütün vücudu titredi ve kekeleyerek: - Söyledim ekselansları. - Peki ne dedi? - Hiçbir şey söylemedi. Yalnız buraya gelmemi ve havanın serin olması nedeni ile pencereyi kapatmamı söyledi. - Halbuki ben pencereyi kapatmamanı istiyorum. Çünkü benim böyle zamanda pencere açık olarak uyumak adetimdir. Uşak ağlar gibi bir sesle şöyle söylemeye çalıştı. - Ekselansları beni affediniz ama küçük hanım, eğer istemeseniz de pencereyi kapatmamı söyledi. - O pencereyi açık bırakacaksın! - Küçük hanım böylesini onun istediğini size söylememi bildirdi. - O mu istiyor? - Evet... Çünkü rüzgar var, sonra üşürsünüz efendim. İhtiyar yavaşça pencereye doğru yöneldi ve pencereyi kapattı.

SİZE İYİ GECELER DİLEDİ"
İnler gibi uğuldayan denizin ve gümleyen dalgaların sesi uzaktan bahçeye kadar ulaşan yangının gürültüsü ile birbirine karışarak, sanki tek bir gürültü gibi pencere camına çarpıyordu. Kısa bir sessizlikten sonra Başkan'ın sesi işitildi. - Gidebilirsin. Uşak kapı aralığında durdu, ağlayacak gibi şaşkın bir halde, ağzından şu kelimeler döküldü. - Küçükhanım size iyi geceler dileğini gönderdi. Uşak bunu söyleyerek kapıyı kapatıp koşarcasına koridora doğru uzaklaştı. Başkan içinde güzel kokan çiçekler olan vazoyu kendine doğru çekti. Latife bir daha gözükmedi. Başkan onunla karşılaşmadı. O'nu arama çabaları boşuna idi. Latife'yi görebilmiş olsa yasaklamalarından dolayı ondan hesap soracak bunun böyle gitmeyeceğini ona açıklayacaktı. Latife ortadan kaybolmuştu. Sanki evden taşınmış veya odasında kilitli tutuluyormuş gibi idi. Başkan subayları aracılığı ile onu arattı. Fakat onlar da bulamadılar. Köşkteki uşaklara sordu, onlar: - Elbette efendim küçükhanım evde, her emri o veriyor, denetim yapıyor, daima evdedir, şehre bile gitmedi. Dün akşam beyler evde yokken bahçede gezindi bile... diye cevap veriyorlardı.
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 19-10-08, 20:33   #102
 
Üyelik Tarihi: Tem 2008
Yaş: 37
Mesajlar: 1.000
3 hav 1 miyav Çevrimdışı
Blog Başlıkları: 4
Thumbs up Cvp: Mustafa Kemal Atatürk'çüler...

Köşkte Latife Hanım'ı bulma gayretleri sonuç vermedi fakat evin her yerinde onun etkisi sürüyordu. Mustafa Kemal gece bahçede gezintiye çıkacak olsa, Latife Hanım uşakla paltosunu gönderiyordu.

Köşkte Latife'yi bulabilmek için gerçek bir araştırma sürüyordu. Subaylar da bu araştırmaya katılıyordu. Fakat gayretler sonuç vermedi. Uşaklar boşuna sorguya çekiliyor, hepsi de küçükhanımın odasında olduğundan başka bir şey söylemiyordu. Öyle görülüyordu ki o, hiç kimse ile karşılaşmak istemiyor, fakat misafir beyler gittikten sonra hemen ortaya çıkıyor, emirler veriyor, Gazi'nin odasını her sabah gözden geçiriyor, vazolara çiçeklerin konmasını sağlıyor ve her gece odaya iki sigara koyuyordu. Ayrıca, Gazi tarafından odaya getirilmiş olan üç şişe içki de çalınarak götürülmüştü. Fakat onunla karşılaşmak olanaksızdı.

MESAJA MESAJ
Mustafa Kemal artık gerçekten onu görme hasreti içinde idi. Bu hanımı görmesi gerekiyordu. Çünkü bu kadın ona hükmetmek istiyordu. Latife herhalde milyonlara emir veren bir kişiye sözünü dinletmekten mutlu oluyordu. Her ne ise onu görmesi gerekli onunla konuşmalıydı. Şu karşılıklı haberleşme meselesini de görüşmeliydi. Mesajına mesajla cevap veriliyordu. Küçükhanım Gazi'yi gönülden selamlıyor her şeyden memnun olduğunu umduğunu bildiriyor fakat, nedense aşağıya gelmeye vakti olmuyordu. Bir defa kapısını tıklattı, kapı kapalı idi ve içerden kimse cevap vermedi. Odasına gittiği zaman halıların üzerine çiçekler saçılmış buldu ve emrine verilen uşak da eğilerek her akşamki gibi iyi dileklerini iletmişti.

GÖRÜNMEYEN ELLER
Fakat evin her yerindeki uygulamalar Mustafa Kemal'in ihtiyaçlarına uyularak yapılıyordu. Bu halde sertten daha sert önlemler almak boşuna idi. Çünkü bu evde Latife'nin emirleri geçerli oluyordu. Mustafa Kemal yatağı yanına koyulan, günde iki, üç kadeh rakıdan fazlasını içemezdi. Önceleri Gazi'nin gece uykusu kaçtığı zaman yardımcı olmak üzere odasına gizlice içki koydular ama görülmeyen eller onları ortadan kaldırdı. Diğer taraftan hava serin diye çift battaniye bile getirdiler, pencereleri kapattılar ve ince ceketleri kaldırdılar. Mustafa Kemal gece bahçede geziniyorsa gecenin hangi saati olursa olsun, uşak arkasından hemen palto getiriyordu. Onu küçük hanım göndermiş oluyordu. Bir öğleden sonra beklenmedik bir zamanda Gazi deniz motoru ile köşke geldi ve teras önünde motor iskeleye bağlandı. Daha uzaktan, Latife'yi orada bahçede taş sırada otururken ve bir şey yazarken gördü. Mustafa Kemal heyecanlanarak aceleyle deniz motorundan sahile çıktı. Hızlı adımlarla sıranın bulunduğu tarafa doğru gitti. Bu kıza artık sormak gerekiyordu. "Ne cesaretle böyle hareket ediyor?", "Onun için ne düşünüyor?" Onun üzerine böyle gitmekten korkmuyorsa neden öyle saklanıp duruyordu? Bu düşüncelerle sıraya doğru acele olarak yürüdü. Aklında söyleyeceklerini tasarlayıp oraya doğru gidiyorken kendisini yine Selanik'te deneyimsiz bir harp okulu öğrencisi gibi hissetti. O sırada sıraya ulaştı ve kızın yanına oturdu ve samimiyetle birbirinin ellerini tutup konuşmaya başladılar.
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 19-10-08, 20:34   #103
 
Üyelik Tarihi: Tem 2008
Yaş: 37
Mesajlar: 1.000
3 hav 1 miyav Çevrimdışı
Blog Başlıkları: 4
Thumbs up Cvp: Mustafa Kemal Atatürk'çüler...

Latife artık Mustafa Kemal'in sekreteriydi. Yabancı diplomatlara gönderilen mektupların tercüme işlerini yürütüyordu. Günlerini köşkte çalışarak geçiriyorlardı.

Gökyüzünde bulutlar mor bir renk almaya başlamıştı, denizin gelgit sonucu yükselmesi ile oturdukları sıraya ılık bir rüzgar esintisi geliyor, küçük dalgacıkların sesi duyuluyordu. Aralarındaki konuşma şöyleydi:
Gazi şimdiye kadar en çok yararlandığı şeyleri konu ediyordu. Örneğin Fransızca veya İngilizce bilmesi mi daha yararlı olmuştu? Ne olursa olsun tam bu günlerde müttefiklerle yapılan müzakerelerin sürdürülmesinde İngilizce ve Fransızca dillerini çok iyi bilen bir sekreterin bulunmamasının eksikliğinin hissedildiğini ifade ediyordu. Bu sekreterin İzmir'de oturan biri olmasını ve ona yalnız birkaç günlüğüne ihtiyacı olduğunu söyleyen Gazi, konuşmasında gelecek hafta artık ya Çankaya'ya veya Bursa'ya gideceğinin kesin bilinmesi gerektiğini söylüyordu. Kız ise şöyle cevap veriyordu:
- Rica ederim; burada İzmir'de ise size memnuniyetle yardım ederim. Mustafa Kemal ona teşekkür etti.
- Çok naziksiniz, o zaman yarından itibaren beraber çalışabiliriz. Böyle bir durum herhalde bana çok yardımcı olacaktır.

BİR ÇOCUK GİBİ...
O öğleden sonradan başlayarak her gün beraber oldular. Latife, Mustafa Kemal'in yanında çalıştı. İngiliz diplomatlarına gönderilen mektupların ve diğer yazışmaların tercüme işlerini yürüttü. Tüm gizli durumları öğrendi. Yalnız Kemal'in düşündüğü planları öğrenemedi. Her konu hakkında bir görüş sahibi oldu. Hiçbir zaman görüşünü de gizlemedi. İntizamı seviyor ve emir verme olanağı olmadığı zaman aldığı emri amir gibi ileriye ulaştırmaktan hoşlanıyordu. Gazi mümkün olduğu kadar bayan sekreterinin yanında kalmasını arzu ediyordu. Çünkü konuştuğu zaman sesini işitiyor, ayrıca gözlerinin, duru sıcak bakışları karşısında gittikçe artan bir duygu ile onu kucaklamak isteğini duyuyordu. Bir gün, aşağıda bahçede otururlarken, Mustafa Kemal Latife'ye mektup dikte ettiriyordu. Hava kararmış, kalın bulutlar düzensiz olarak göğü kaplamış, deniz adeta bulutlarla birleşmiş gibi bir renk almıştı. İşte böyle bir günde Kemal, kızın önünde durdu, biraz sıkılarak, acemi yavaş ve içten bir yaklaşımla ve şimdi çoktan anlamını ve gücünü kaybetmiş serzenişli sözlerle şöyle konuşmaya başladı. Kendisini gerçekten bu evde bir esir gibi hissettiğini söyledi. Şunu yapmak istiyor yapamıyor, istediği gibi yaşamını sürdüremiyor, Latife ise ortalıkta görünmüyor, perde gerisinde anlaşılmayan bir biçimde onu yönetiyor ve gizli emirler veriyordu. Fakat açıkça şunları söyleyemiyordu. Burada bu evde bulunduğundan beri kendini iyi hissetmiyor, bazen koruma altında olan çocuk gibi hisse kendini kaptırıyor, bu durum kişisel özgür yaşamını engelliyordu. Bütün bu görüşünü, ona söylerse Latife ne diyebilirdi acaba? Sesinde öyle haklı olduğunu belirten bir ton yoktu, serzenişli sözler tebessüme dönüştü ve bu sözler yavaş yavaş teşekküre dönüştüler.

ELLERİ BİRLEŞTİ
Latife'nin önünde durdu sessizce onu seyretti. İkisi de ellerinin birbiri üzerine ne zaman geldiğinin farkına bile varmadılar. Ama ellerinin birleşik olduğunu görünce irkildiler, etli beyaz olan el sıranın üzerinden havaya doğru kalktı. Kemikli esmer el ise havadan sıra tarafına doğru indi. Latife gülümseyerek sordu.
- Kötü mü oldu?
- Hayır.
- Koruyuculuğu kaldırayım mı?
- Hayır. Yavaş tempoda yağmur başlamıştı. Yağmur damlaları hafif bir ses çıkararak, seyrek yapraklar üzerinden aşağı birbiri ardından sessizce düşüyordu. Birkaç yağmur damlası ikisinin yüzlerine ve açık olan dudaklarının arasına bile düşmüştü ama onlar bunun farkında değildiler. Uzun bir sessizlikten sonra Gazi söze başladı.
- Üç gün sonra gideceğim.
Bu sırada duyulmayan bir göğüs geçirme mi yoksa bir ses mi çıktı, bilinmiyor. Sıranın üst tarafından gelen bu hafif sesin ne olduğunu anlamak mümkün değildi. Kemal söylediklerini kesin sözlerle tekrar etti:
- Üç gün sonra gideceğim Latife.
Kız iç çekerek merakla sordu.
- Nereye?
- Bursa'ya.
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 19-10-08, 20:35   #104
 
Üyelik Tarihi: Tem 2008
Yaş: 37
Mesajlar: 1.000
3 hav 1 miyav Çevrimdışı
Blog Başlıkları: 4
Thumbs up Cvp: Mustafa Kemal Atatürk'çüler...

Seviyorum fakat metresin olmam

Latife'ye neden üç gün sonra gideceğini söylemişti? Bu gece yola çıksa yarın Bursa'da olurdu. Ama görüşmelerde iyi niyetli, yorgun olmayan bir kafa ile hazır bulunması daha iyi olacaktı.

Kemal kendini artık galip sayıp, daha sert ve tamamen emir verir bir ses tonu ile cevap verdi.
- Yegane aşkım olarak benimle geliyorsun. Dünyada en değer verdiğim kişi olarak, diye fısıldadı. Aynı anda Fikriye Hanım'ın gülümseyen yüzü yağan yağmurun taneleri arasında canlandı. Çankaya'da bıraktığı kadının bir an uzaklardan onu çağıran, seven ve ağlayan gözlerini görür gibi oldu.
- Dünyada benim için herşeyden önce sen varsın. Latife söylenenleri sakin sakin dinliyordu. Kollarını öne doğru uzattı, parmaklarının Gazi'nin ceketine değerek tehlikeli olabilecek bir tarzda yaklaştığını düşünerek erkeği ileri doğru itti.
- Geliyor musun? Evet benimle geliyor musun? Üç gün sonra hareket ediyoruz. İyi mi?
- Ne zaman nikahımız kıyılacak?
- Bak Latife, ben kendi kendime yemin ettim. Özel yaşamımı önemli hedeflerime ulaşmadan değiştirmeyeceğime yemin ettim. Düşmanlarla barış anlaşması yapıncaya kadar, Türkiye'nin bağımsız bir devlet yaşamını garantiye almadan evlenmeyi düşünmüyorum. Barış artık yolda, geliyor ve siz de aynı yolda eşim olmak için geliyorsunuz.
- O zamana dek bekleyecek miyiz?
- Hayır, hayır beklemek istemiyorum. Ne diye bekleyelim? Şimdiye kadar hiçbir kadına nasip olmadığı kadar sana tapıyorken niye bekleyelim? Bunları söyledi ve sarılmak istediyse de Latife geri çekildi.
- Bakınız ben sizi çoktan beri seviyorum. Bunu biliyorsunuz, bunu hissediyorsunuz. Kemal'in yaklaşan dudaklarına karşı Latife geri çekildi ve Gazi onun yalnız elini tutabildi.
- Sevgilim!..
- Hayır, şimdi dinle. Ben de metres olmamaya yemin ettim. Sınırsız olarak seviyorum fakat metresin olmayacağım, yalnız karın olacağım. Affedersin bunları samimiyetle söylüyorum.
- Eğer olaylar sizin eşim olmayacağınız biçiminde gelişirse? Biliyorsunuz ben kendi başına buyruk değilim. Bir Trabzonlu köylü gibi canı nasıl isterse öyle yaşar, durumda değilim. Ve eğer benim eşim olamazsanız o zaman ne olacak Latife?
- O zaman kimsenin karısı olmayacağım, metresi de olmayacağım. Buna yemin ederim. Kemal irkilerek kıza baktı. Bu yemin, bu kararlılık ve karşı gelmedeki azimli ses tonu yenilmezlik işareti olabilir miydi? O genç, kuvvetli erkek, zafer kazanmış, yurt çapında saygın bir kumandan olmasına rağmen, sanki zayıf, biçare, beceriksiz biriymiş gibi, şu bahçe sırasının yan tarafında oturan, kendisine aşık olan, kalbi onun aşk ateşi ile yanan bu kıza haftalar sonra kendisini kabul ettirememiş miydi? Hayır, hayır bu mümkün değildi. Sonra kızı kendine doğru çekti, başını kaldırıp dudaklarından öpmek istedi. Latife onun elleri arasından kayarak ayağa kalktı. Kemal'in önünde durdu. Yüzünü bulutlar tarafına kaldırmasıyla birlikte yağmur damlaları ağzına düşmeye başladı. Sonra yavaşça yüzünü öne eğerek titreyen bir sesle sordu.
- Ne zaman Bursa'ya hareket edeceksiniz?
- Üç gün sonra Latife...
- İyi akşamlar...
Hemen döndü, koşarak uzaklaştı. Gittikçe artan yağmur damlaları perdesi arkasında kayboldu. Kemal şaşırmış olarak arkasından baktı. Gözden kaybolunca rüzgarın ters yönden esmesi nedeni ile yağmurdan yüzünün tamamen ıslandığının farkına vardı. Gitme zamanı geldi diye düşündü. O halde neden üç gün daha bekleyecekti? Bu üç günlük gecikmeyi söylemesinin nedeni ne olabilirdi? Bu gece bile hareket edebilir ve yarın Bursa'da olurdu. Ama yapılacak müzakerelerde serinkanlı, iyi niyetli, yorgun olmayan bir kafa ile hazır bulunması belki daha iyi olacaktı. İyi de bu kızın kaçışı ile başarılı olamazdı. Aksi durumda olay aslında onu ilgilendirmiyordu. Ben fazla bir şey istemedim diye düşündü. Eğer istemiş olsaydım... Bu önemsiz bir flört idi. Bu önemsiz bir flörttü diye aklından tekrar geçirdi. Sonra yağmur altında koşarak terastan geçip odasına gitti. Ve o gece kurmayları ile yola çıktı.
  Alıntı Yaparak Cevapla
Eski 19-10-08, 20:40   #105
 
Üyelik Tarihi: Tem 2008
Yaş: 37
Mesajlar: 1.000
3 hav 1 miyav Çevrimdışı
Blog Başlıkları: 4
Thumbs up Cvp: Mustafa Kemal Atatürk'çüler...

Latife ile yaptığı o çok da hoş geçmeyen konuşmanın ardından Mustafa Kemal düşüncelere dalmıştı. Yaşamına giren kadınları en çok da annesini, sözlerini hatırlamıştı.

Başkan geceyi uykusuz geçirmişti. Yattığı yerden, aydınlanmaya başlayan gökyüzünü kolayca görebiliyordu. Uykusuz geçen bir geceden sonra bile gün doğuşu insana sevinç veriyordu. Artık yatakta kayıtsızca kalmak, ayrıntılarla uğraşarak uyumayı beklemek boşuna idi. Yüz kere uzaklaşan ve yüz kere akla gelen küstah fikirlerle ve duygularla mücadele etmeye gerek yoktu. Gökte hareket eden bulutları kaygısızca seyrettiğinden rahatlamıştı. Gittikçe net görünmeye başlayan bahçeye bakarken göğsüne sürekli saplanan bunaltıcı duygular ise işte bu derin gün doğuşu zamanında sıkıntısızca artık kaybolup gidiyorlardı. Artık her şey geride kalmıştı. Latife böyle sıkıntılı duygulara neden olmuştu. İtiraf etmek gerekir ki biricik Latifeciği düşündüğü zaman ortaya çıkan, o tatlı işkenceden, o mutluluk veren eziyetten kurtulmak için olanca gücüyle sarfettiği gayret hep boşuna oluyordu. Şimdi ise durum başkaydı. Evet şimdi son defa yemin ediyordu, Latife'nin onu huzursuz eden karışmalarının artık son gecesi olacaktı. O gün, doğuşunun koruyucu örtüsü altında örtülüp gidiyordu. Belki yıllar sonra başka bir gün doğuşunda kalbinin acısı geçmiş olarak yine onu anımsayacaktı.

ONU DÜŞÜNMEK YOK
Şimdi diğer bir hususu da düşünmek gerekirdi. Neyi düşünmeli? Ne için düşünmeli? Hiç fark etmez. Ama yalnız O'nu düşünmek yok. Kemal içinden buna adeta söz veriyordu. İnsan böyle zamanda başka kadınları da anımsıyor. Levanten hanım ne kadar güzeldi. Onunla İstanbul'da Pera Palas'ta tanışmıştı. Çok şık giyinmişti. Kullandığı parfüm, evet o parfüm de Paris modası idi. O zaman o hanım kaç yaşında idi? Yirmi yaşında var mıydı? Levanten hanımla Paris'telermiş gibi bir ilişkisi olmuştu. O, aşkta başına buyruk, tehlikeli, çok çekici olmasına rağmen, beraber olacağı kimsenin de üst düzeyden bulunmasını tercih ederdi. Ve evet o yirmi yaşında idi. Kemal o zaman o kadına karşı öyle mesafeli ve aklı başında bir ilişki içinde idi ki, kadın sonunda ondan ayrıldı. Ve şimdi ise, evet şimdi ise uslu bir kişi olarak yatakta yatıyordu. Diğer tarafta Latife'nin yüzü, gül rengine dönüşen gök ile arasında beliriyor. Evet Latife? Hayır hayır nasıl olmuştu? Langadas'da (Selanik'in doğusunda bir kasaba)çayır üzerinde yatıyordu. Tüccar olan babasının işi kötü gitmiş ve ölmüştü. Fakirleşmişlerdi, amcasının sürüsünü güdüyordu.

ÇAYIRDA KURULAN HAYALLER
Bu çayırda kendinden geçmek ve Selanik'teki askeri okulu, şık üniformasını bir kerecik giymeyi hayal etmek Langadas'da yeşil çayır ve otlakta yatarken gördüğü en görkemli rüya idi. O manzara yerine şimdi İzmir'de, bahçede bir taş bank vardı. Evet böyle zamanlarda insanın annesini düşünmesi en iyi fikirdir. Bir akşam vakti evde arkadaşları ile Makedonya'da ayaklanma planlarını konuşurken üst kat merdivenlerinin gıcırtısını işitir gibi olmuştu. O zaman "Bu annem" diye bağırmıştı. Yaşlı kadın ise evinde olup bitenleri öğrenmek için aşağıya inivermişti. Durumu saklayamamıştı. Anneler falcı gibi her şeyi, geleceği de bilirler, sezerler. Annesi demişti ki: - Hayır, hayır oğlum. Şimdi yolundan ayrılma, kalbim çarptıkça hep seni izleyeceğim. Benim bunu söylemem uygun olmaz ama dikkatli ol, bu yol tehlikeli. Ben böyle gizli ilişkileri senin kadar anlamam. Yalnız bir şeyi gözönünde tut oğlum! Yolunda ilerlemeye başladığın zaman sonunu da getir! Eğer başladıysan başarılı olman gerekir. Bak, düşman olmayan herkes uçurumun önünden dönmeyi başarabilir. Fakat, uçurumu aşmak için yardıma ihtiyaç vardır. Önce Allah'ın yardımı sonra da annenin yardımı gerekli demişti. Ne kadar tuhaf değil mi? Ruh bilimi alanında, insanın başka işi yoksa ilginç soruları ortaya atar. Örneğin, şu sıra Fikriye Hanım'ın odasına geçiverse o herhalde uyuyordur diye düşündü. Odasına şöyle bir giriverse diye aklından geçirirken, başka bir kadını düşünmenin doğru olmadığını, insanın kalbinin acı ile dolduğunu ve üzüldüğünü hissetti. O halde köşkün öteki tarafındaki bölümünde annesinin yattığını düşündüğü yere gizlice girse, annesi herhalde uyumamış olur, onun ayak seslerinden ve kokusundan oğlunun geldiğini anlardı. Yatağın ucuna otursa annesine, şöyle deyiverse: - Anneciğim yeniden niyetlendim. Bu bir geri çekilme anlamına mı gelir? Tanrım sen yardım et! Annesi: - Yavrum ne oldu, diye sorardı. - Anneciğim Latife... dese.
..........................................
Kemal'in aklına bu defa Bulgaristan anıları geliyordu. O Bulgar kızıyla tanıştığı evin sahibinin adı neydi? Evet şimdi anımsıyor. Prenses Petrov Ratesa idi. O harika bir kızdı. O General Kovalçev'in kızı idi. Bir gece çok şık askeri ateşe üniforması ile O'nun önünde eğilmiş ve ona şunu söylemişti.
- Seni seviyorum.
  Alıntı Yaparak Cevapla


Cevap Yaz

Konu Araçları

Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevap Son Mesaj
Gizli yönleri ile enbüyük Türk Atatürk meneldur Paylaşım - Sohbet 6 24-07-14 08:33
laiklik keti Paylaşım - Sohbet 13 14-02-09 17:33
Türkiye Atatürk'tür, Atatürk Türkiye'dir. meneldur Paylaşım - Sohbet 1 03-02-09 11:36
Mustafa meda Sinema 6 11-11-08 23:39



Saat 14:22.

Reklam
© Copyright 2008 Mihav.com
Creative Commons Lisansı
x


1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198